İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi
Adres: M. Kemal Atatürk Bulvarı No : 42 35620 Çiğli / İZMİR

Telefon::(232) 376 71 76
Faks::(232) 376 71 00

Harita

Başkanın Kaleminden

Büyüme Finansmanı Sorunu

Önce TÜİK’ten gelen bazı verilere bakalım: Türkiye’nin 2017 yılı Haziran ayı sonunda kısa vadeli dış borç stoku 2016 yılına göre yüzde 11 artarak 108,8 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiş. Bu dönemde  kısa vadeli dış borç stoku bankalar da  yüzde 8,4; diğer sektörlerde ise yüzde 14,6 artmış. 
Borçlu bazında ise,
2016 yılına göre kamunun borcu yüzde 6,2 artarken; özel sektörün kısa vadeli dış borcu yüzde 12 artmış.
Bir yıl veya daha az süresi kalan kısa vadeli dış borç stoku ise 171,6 milyar ABD doları...
Toplam kısa vadeli dış borç stokunda özel sektörün payı ise yüzde 83,2...
 
Yine bu verilerden  2017 yılının Haziran ayı sonuna göre özel sektörün yurtdışından sağladığı kredi gelişmelerine bakarsak; 2016 yılına göre uzun vadeli kredi borcunun 8,7 milyar ABD doları artarak 210,9 milyar ABD dolarına; kısa vadeli kredi borcunun ise ticari krediler harici 2 milyar ABD doları artarak 16,3 milyar ABD dolarına ulaştığını görüyoruz.
 
Bu birbiri ardına sıralanan rakamlar kafa karıştırıcı olabilir. Ancak çok açık olan bir şey var ise o da büyüme finansmanını bulma ve bulunan kaynağı uygun şartlarda elde etme noktasında risk puanımızın gittikçe yükseldiği gerçeğidir.
Kaynak maliyetleri ve gereken teminat yapısı, kredilendirmede altından kalkılması zor şartlar içermesine rağmen kaynak talebi artmaya devam etmektedir.  
 
Son yedi yıldır bankacılık sistemi özellikle dış kaynaklardan sağlanan finansı krediye dönüştürerek şirketlere ve hane halkına aktardı. Bu aktarım esnasında artmayan tasarruf mevduatı rakamlarına ya da kar edemeyen işletmelerin bir türlü arttıramadığı öz kaynakların durumuna pek bakılmadı.
 
Dünya ekonomisi, Avrupa’sı, ABD’si  Çin’i, Japonya’sı ile çok yavaş yürüyordu.
Oysa Türkiye gibi büyümek zorunda olan bir ülkenin bir şekilde kaynak döngüsünü sağlayarak yola devam etmesi gerekiyordu.
Ancak bol para döngüsünün  göstere göstere yavaşladığı bir döneme giriyoruz.
 
Özellikle ABD Merkez Bankası FED’in bilanço küçültme yaklaşımı, ‘büyüme finansmanının sonuna mı geliniyor’ tedirginliğini yaratmaya başladı.
2013 sonrasında belirgin bir biçimde yavaşlama yaşayan Türkiye ekonomisinde, son yedi yılda ulusal gelirin yüzde 30’una yaklaşan oranda borçlanan özel sektörün de işi gittikçe zorlaşıyor.
 
Zorlaşan borçlanma koşullarında devreye giren KOSGEB, Eximbank, Kredi Garanti Fonu gibi destekler ile borçlanma kanalları açık tutulmaya çalışıldı.
Ancak  T.C Merkez Bankası anketine göre örneğin; KGF kaynaklı kredilerin çok önemli bir bölümü işletmelerin borçlarının yeniden yapılandırılmasında kullanıldı ya da işletme sermayesine katkı ve iç finansman kaynağı olarak sisteme girdi.
 
Yani kredilerin beklenen etkisi olan yatırımın artması istenen  düzeyde sağlanamadı.
Yatırımların istenen düzeyde ve beklenen sektörlerde hareketlenmemesi ise kendini  hala yüzde 10’un üzerinde gezen işsizlik oranları ile gösterdi.
 
Türkiye gibi gelişen ülkelerde ekonominin kırılgan olduğu  noktalara çok dikkat etmek gereklidir.
 
Bu ülkelerde hisse senedi piyasaları, yurt içindeki gelişmelere uluslararası  piyasalardaki olaylara  göre daha çok tepki vermektedir. Yani ulusal gündeme karşı çok daha hassastırlar.
 
Bu ülkelerde döviz cinsinden kısa vadeli borçlanma oranları yüksek olduğundan, ulusal  paradaki dalgalanmalara karşı kırılganlık daha yüksektir. Döviz piyasalarındaki değişimlere karşı da çok hassastırlar.
 
Bu ülkelerde katma değeri yüksek gelişmiş teknoloji ürünlerinin üretimdeki payı az olduğundan, emtia ihracatına bağımlılık daha yüksektir. Bu nedenle küresel piyasalardaki emtia fiyatlarındaki değişimlere de daha duyarlıdırlar.
Uluslararası güçlü ekonomik birlikteliklerin, gerek ekonomik gerekse siyasi nedenlerle emtia piyasaları üzerindeki mücadelelerinin etkisi çok güçlü hissedilmektedir. 
 
Ve en önemli hassasiyetlerden biri de bu ülkelerin gelişmiş ülkelere mal ve hizmet ihraçları, yani ikili veya çoklu ticari ilişkileridir. 
Bu nedenle o ülkelerde yaşanan gelişmelere ve o ülke ya da ülkeler ile aralarındaki ikili ve çoklu ilişkilere karşı çok daha hassastırlar.
Bu dönemlerde AB, NAFTA, APEC, Şanghay İşbirliği gibi bölgesel işbirlikleri yanında,
OPEC gibi sektörel birliktelikler, ortak hareket edebilmekte ve yapılanmaların dışında kalan ülkeler sıkıntı çekebilmektedir.     
Yaşanan ikili veya çoklu krizlerin yarattığı tedirginlik ortamı, iş ve yatırım ortamını olumsuz etkileyebilmektedir.
Sadece yatırım yapılacak olan ülkeye güvenmek, yatırım için yeterli değildir.
O ülkenin ulusal ve uluslararası dinamikleri de dikkatle izlenmektedir.   
 
Bu kırılgan noktaları gözden geçirdiğimizde:
Yurt içinde yaşanan siyasi, sosyal ve ekonomik  olayların; dövizdeki dalgalanmaların, yurt dışına yapılan ihracattaki düşük katma değerin neden olduğu düşük karlılığın ve bazı gelişmiş ülkelerle ikili ilişkilerde yaşanan sorunların bizlere fazlasıyla yansıdığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye jeopolitik konumu nedeniyle kendini sık sık uluslararası sorunların içinde bulabilmektedir.  
 
Türkiye büyümek zorunda olduğuna göre, büyümenin finansmanını da bulmak zorundadır.
Bu finansmanın kaynaklarının neler olduğu gerek kamu gerekse tüm reel sektör aktörleri tarafından bilinmektedir.
Bu kaynağın temeli  birbirine sıkıca bağlı halkalardan oluşan bir zincirdir. Zincirin sağlamlığı tüm halkaların sağlamlığına bağlıdır.
Öz kaynağımızı yaratmak için tasarruf edebilmeliyiz.
Tasarruf  edebilmek için çalışana iş, üretene karlılık sağlamalıyız.
Karlılık ve iş için dünya ile rekabet edebilen, pazarlarda güçlü, aranan, katma değeri yüksek ürünler üretmeliyiz.
İhracat patlamasından söz ederken, ihracatın arkasına saklanan ithalat rakamlarını da görmeli, bu dengeyi ciddi oranda ihracatımız yönünde geliştirmeliyiz.
İhracatımızın gelişimi için ticaret yaptığımız ülkelerin iç politika sorunları ile bizim politik yaklaşımlarımızın doğurduğu sorunları ekonomi ve finans alanından uzak tutabilmeliyiz.
Kırılgan bir ekonomimiz olduğunu asla unutmadan, attığımız her adımı, her söylemi stratejik değerlendirmelerden sonra gerçekleştirmeliyiz.
 
Unutulmamalıdır ki Türkiye’nin büyümesi ve gelişmesi sadece birilerinin sorumluluğunda değildir.
Hepimizin sorumluluğundadır.
Bu anlamda bakıldığında geleceğe ilişkin umutlarını yitirmeden, azimle çalışmaya, üretmeye, istihdam yaratmaya çalışan Türk iş dünyası, bu ülkenin en önemli ve değerli güçlerinden biridir.
 
Aylık verilerle, pek çok inişlerin ve çıkışların yaşandığı ülkemizde her olumlu veride “biz bu işi hallettik”, her olumsuz veride de “yandık, bittik” demeden yoluna devam eden iş dünyası her türlü övgüye layıktır.
 
Değerli Sanayici Dostlarım;
 
Bu vesile ile M. Kemal Atatürk’ün “Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur. Ama Türk Ulusu’nun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır”diye tarif ettiği 30 Ağustos Zafer Bayramınızı ve ardından gelecek olan Kurban Bayramınızı kutlar, hepinize sağlık ve esenlikler dilerim.
 
 
 

 

İAOSB Yerleşim PlanıİAOSB MedyaİAOSB Haber DergisiİAOSB Tanıtım FilmiİAOSB Dosya İndir